Medium

Başlamak İçin Bitirmeyi Bilmek Gerek

Geçtiğimiz hafta kırk bir yaşına girdim. Hayatımda iz bırakmış insanların bir kısmıyla uzun bir masanın etrafında toplandık. Kadeh kaldırdık, güldük, bazı anları yeniden yaşadık. O masadan…

Geçtiğimiz hafta kırk bir yaşına girdim.

Hayatımda iz bırakmış insanların bir kısmıyla uzun bir masanın etrafında toplandık. Kadeh kaldırdık, güldük, bazı anları yeniden yaşadık. O masadan geriye kalan sıcaklıkla, sonraki günlerde klavyeme bazı notlar düştü. Bu yazı, o notların toparlanmış hali. Süslemeden, olduğu gibi.

Çünkü bazı şeyleri ancak durup baktığında net görebiliyorsun.

Geriye baktığımda gördüm ki son yıllarım aslında bir dizi vedadan geçmiş.

Bazı ilişkileri geride bıraktım. Yıllarca en yakınım saydığım dostluklardan uzaklaştım. Büyük bir heyecanla kurduğum işleri, dost bildiğim insanları, hatta hayatımın merkezi gibi gördüğüm, kendi ellerimle kurduğum bir şirketi bile bıraktım.

Bunları arka arkaya sıralayınca kulağa bir kayıp listesi gibi geliyor. Ama ben öyle hissetmiyorum. Çünkü bunların çoğunu kaybetmedim. Bıraktım.

Ve kaybetmek ile bırakmak arasında bir insanın tüm olgunluğu gizli.

Kaybedersin bir şeyi; acı çeker, zamanla iyileşirsin. Suç sende değildir, hayatın akışındadır. Ama bir şeyi bilerek, isteyerek bıraktığında içinde bambaşka bir şey olur. O sorumluluk sana aittir. Kaçacak yer yoktur.

Olgunluk tam da orada başlıyor. Yaşla değil, bıraktığın şeyin arkasında durabilmekle.

Uzun süre sandım ki güçlü olmak tutmakla ilgili. Sıkı sıkı sarılmak, korumak, elinde tutmak. Sonra anladım ki bazen en güçlü şey, açık avuçla bırakabilmek. Çünkü tuttuğun her şey, bir yandan da seni tutar.

Yıllar içinde bunu dostlarıma da sık sık anlatır oldum. Bir işte, bir ilişkide, bir şehirde tıkanıp kalan arkadaşlarıma hep aynı şeyi sordum: “Bunu hâlâ istiyor musun, yoksa sadece alışkanlıktan mı taşıyorsun?”

Çoğu zaman bu soru rahatsız eder. Çünkü cevabı içten içe bilmek, bırakmayı göze almayı gerektirir. Ama şunu gördüm: bırakmayı göze alabilen insan, çoğunlukla bir süre sonra çok daha hafif, çok daha canlı bir hayata adım atıyor.

En zoru, değer verdiğin bir şeyi hâlâ değerliyken bırakmaktır. İnsan sevmediği bir şeyi bırakırken rahattır, gerekçesi hazırdır. Ama hâlâ inandığın bir şeyden ayrılmak bambaşka bir cesaret ister. Çünkü orada haklı çıkaracak bir öfke yoktur. Sadece bir gerçek vardır: bu yol burada ayrılıyor.

Geride bıraktıklarımın hiçbirini değersiz oldukları için bırakmadım. Tam tersine, çok değerli oldukları için bu kadar zordu.

Hayatın çözümünün tutku olduğuna inanırım. İnsan tutkuyla sever, tutkuyla iş kurar, tutkuyla bir hayat tasarlar. Ama tutkunun sinsi bir yanı var: kaybolduğunu çoğu zaman fark etmezsin. Bir sabah uyanır ve heyecanının çoktan bittiğini, kendini yıllardır sadece alışkanlıkla taşıdığını görürsün.

En çok da bundan korktum. Bir şeyi kaybetmekten değil; hâlâ istediğimi sanıp, aslında yalnızca alışmış olduğumu bir gün fark etmekten.

Bir şeyi hâlâ anlamlıyken bırakmak, onu bir enkaza dönüşene kadar taşımaktan daha saygılıdır. Hem ona, hem kendine.

Kırk bir yıl bana şunu öğretti: hayat sana durmadan sorumluluk yüklüyor ve marifet bu yükten kaçmak değil, onu göğüsleyebilecek omuzlar geliştirmek.

Gençken sorumluluk bana bir yük gibi gelirdi. Şimdi anlıyorum ki sorumluluk aslında bir güven işareti. Bir şeyin senin ellerine bırakılmış olması, sana güvenildiği anlamına geliyor. Önce hayat güvendi bana, sonra ben kendime.

O güveni taşıyabilmek için önce hafiflemem gerekti.

Ve işte bu yüzden bu yeni yaşa hiç olmadığım kadar heyecanla giriyorum.

Önümde yeni bir merak var, yeni işler, yeni fikirler, tanışmadığım insanlar, gitmediğim yerler. İçimdeki o ilk günkü çocuk heyecanı hâlâ duruyor, hatta daha da güçlü. Çünkü artık onu geçmişin ağırlığıyla değil, boşalttığım o alanla taşıyorum. Boş alan korkutucu değil; asıl orada nefes alıyor insan.

Geride bıraktıklarıma kırgın değilim. Her biri için minnettarım. Çünkü onlar olmasaydı, bugün olduğum ve yarın olacağım insan olamazdım.

O masadan herkes gittikten sonra, geriye kalan sessizlikte anladığım şey buydu:

Bir şeyi bitirmek bir son değil. Yeni bir şeyin nefes alabilmesi için açtığın alandır.

Başlamak için bitirmeyi bilmek gerek.

Belki senin hayatında da hâlâ değer verdiğin ama artık seni büyütmeyen bir şey vardır. Bir işi, bir alışkanlığı, bir ilişkiyi düşün. Kendine sor: bunu hâlâ istiyor muyum, yoksa sadece alışkanlıktan mı taşıyorum?

Cevabın ne olursa olsun, onu dürüstçe sorabilmek bile başlı başına bir başlangıçtır.