Supremacy kitabından ilhamla… Teknolojinin hızına kapılırken hangi değerleri geride bırakıyoruz?

Geçtiğimiz hafta Amazon’dan sipariş ettiğim kitap elime ulaştığında, açıkçası bu kadar etkileneceğimi tahmin etmiyordum. Parmy Olson’ın kaleme aldığı “Supremacy”, yalnızca yapay zekayı anlatan bir kitap değil… Aynı zamanda ideallerin nasıl kurumsal devlerin gölgesinde yön değiştirdiğini gösteren çarpıcı bir hikâye.
Çayımı demledim, kitabı açtım ve sayfalar arasında kaybolmaya başladım. O an, dışarıda her şey hızla akarken — telefonlar bildirimlerle dolup taşarken, ekranlar arasında bir şeyleri kaçırma korkusu yaşanırken — ben, bu basılı kitapla zamanı biraz yavaşlattım.
Ve bunu yapabildiğim için kendimi şanslı hissettim.
Kitabın merkezinde OpenAI ve Google DeepMind gibi teknoloji devleri, Sam Altman ve Demis Hassabis gibi parlak liderler var. Hepsi başlangıçta daha iyi bir dünya hayaliyle yola çıkmış. Ancak zamanla oyun değişmiş.
Yapay zeka geliştirme yarışı, etik değerlerin önüne geçmiş. Vizyonlar, şirket çıkarlarıyla törpülenmiş. Kontrol yarışında, hız ve güç önce çıkmış.
Kitabın en sarsıcı etkisi de işte burada kendini gösteriyor.
Kendi içimde tekrar tekrar şu soruyla baş başa kaldım:
“Bu hıza gerçekten hazır mıyız?”
Ve belki de mesele sadece yapay zekayla değil…
Kendi içimizdeki hız, kontrol ve tahakküm dürtüsüyle.

Bugün sosyal medya, Netflix, oyunlar ve sayısız uygulama…
Hepsi dikkatimizi çalmak için tasarlandı.
Uyutmamak için, düşünmememiz için, sürekli bir tüketim döngüsü içinde kalmamız için.
Peki ya ne zaman duracağız?
Basılı kitaplar, analog cihazlar, sakin anlar… Bunlar artık “anakronik” olarak görülüyor. Zamanın dışında, demode, geçmişe ait. Ama ben bu kelimeyi yakın zamanda yeniden keşfettim. Ve düşündüm:
Belki de bu “anakronik” unsurlar, sadece geçmişe bir övgü değil… Geleceğe dair bir rehber.
Pulitzer ödüllü Marcus Lee Hansen’in şu sözü aklıma geldi:
“Oğulun unutmak istediğini, torun hatırlamak ister.”
Tıpkı müzikte plakların yeniden sevilmesi gibi, belki de bizden sonraki kuşak da kalıcılığın, anlamın, dokunulabilirliğin değerini yeniden hatırlayacak.
Türkiye’de bu konular üzerine düşünmek daha da zor. Gündem siyaset, futbol, ekonomi arasında sıkışmışken, yapay zekaya kafa yormak bazen lüks gibi geliyor. Ama tam da bu yüzden dikkatimizi buraya çevirmek, sadece bireysel ruh halimiz için değil, dünyayla entegre olma kapasitemiz için de kritik.
Son olarak:
Bu kitap bende şunu çok net bir şekilde tetikledi:
Geleceği sadece yapay zeka değil, insani bağlarımız ve değerlerimiz şekillendirecek.
Bu teknolojiyle nasıl yaşayacağımız kadar, hangi etik zemin üzerinde yaşayacağımızı da konuşmalıyız.
Ve belki de en büyük mücadelemiz, dışarıdaki yapay zekadan önce, içimizdeki hızla baş edebilmek…
Eğer bu konular sizde de bir kıvılcım uyandırıyorsa, bu diyaloğu büyütmeliyiz.
Çünkü gelecek yalnızca bir kod satırından ibaret değil.
Bu yazı ilk olarak Medium'da yayınlanmıştır.
Medium'da Oku